Ana Sayfa Haberler 30 Yıldır Savaşın, Yıkımının Yaşatıldığı Topraklar; Dağlık Karabağ Özerk Cumhuriyeti

30 Yıldır Savaşın, Yıkımının Yaşatıldığı Topraklar; Dağlık Karabağ Özerk Cumhuriyeti

Karabağ; Toplam 4 bin 400 kilometrekarelik bir alanı kaplayan toprakların yarısından fazlasının yükseltisinin 1000 metrenin üzerinde olduğu, 2015 sayımı itibariyle halkının yüzde 40’ının kırsal yerleşim birimlerinde yaşadığı 200 bin nüfuslu, 1926-1989 tarihleri arasında başşehri Stepanakert olan, Ermenice bilinen adıyla Artsakh Cumhuriyeti.

Tarihsel olarak Ermenistan’a, 1991’e kadar da siyasi olarak Azerbaycan’a bağlı olan Dağlık Karabağ Cumhuriyeti (DKC) Ekim Devrimi sonrası 5 Temmuz 1921’de Tüm Rusya Komünist Partisi (Bolşevik) Kafkasya Bürosu tarafından geniş bir özerklikle Azerbaycan SSC’ne bağlandı. 1923’te özerk ilan edilen bölgenin 1926 sayımlarında yüzde 10, 1970’de yüzde 18,1, 1989’da ise yüzde 21,5’i Azeri idi. 2000’lere gelindiğinde bölgede 145.000 Ermeni 40.000 Azeri yaşamaktaydı.

12 Temmuz 1989’da Karabağ Halk Temsilcileri Sovyeti’nin Azerbaycan’dan ayrılma kararı sonrası Azerbaycan’ın Halk Temsilcileri Sovyeti’ni dağıtma kararı alarak Dağlık Karabağ’ın özerk statüsünü feshederek yönetimi Bakü’ye bağlama kararı, bölgede yaşanan kaosu derinleştirdi. Moskova’nın 1989’da bölgeye askeri müdahalede bulunarak olağanüstü hâl ilan etmesi, 1991’de SSCB’nin dağılmasıyla kısa sürede son buldu. Bu gelişmeler sonrası Azerbaycan Halk Temsilcilerinin kararına misilleme olarak Ermeni Yüksek Sovyeti ve Karabağ’ın yasama organı konumundaki Ulusal Konsey önce 1 Aralık 1991’de Ermenistan’a bağlanma kararı, ardından Azeri azınlığın boykot ettiği referandumdan çıkan sonuçtan hareketle 6 Ocak 1992’de de bağımsız devlet kurma kararı alır.

O tarihten bugüne Ermenistan ve Azerbaycan arasında 30 yıldır aralıklarla bugüne binlerce insanın yaşamını yitirmesine, ağır sosyal ve ekonomik yıkımın yaşanmasına neden olan savaşların sonuncusu bu hafta itibariyle her iki tarafın karşılıklı olarak “kısmi savaş hali ve seferberlik” ilan etmesiyle yeniden şiddetlendi.

DÜŞMAN CEPHEDE DEĞİL İÇERİDEDİR!

Alman işçi sınıfının yiğit önderlerinden K. Liebknecht 1. Emperyalist Paylaşım Savaşı sırasında kendi ülkesinin emperyalist politikalarına karşı çıkarken “Her şeyi öğren hiçbir şeyi unutma, baş düşman içeridedir” diye sesleniyordu.

Bugün Ermenistan ve Azerbaycan arasında süren savaş, emperyalistlerin uşağı iki halk düşmanı devletin savaşıdır. Yıllardır süren savaşlar nedeniyle birbirlerine düşmanlık besleyen, yoksulluk ve acılar çekerek savaşın faturasını ödeyen, öksüz ve yetim kalan, evlatlarını eşini kaybeden, örgütsüzlüğün neden olduğu yabancılaşma nedeniyledir ki milliyetçi-şoven politikalarla aldatılıp zehirlenmesi durumu söz konusudur.

Süren savaşın baş sorumluları olan ikiyüzlü silah tüccarlarının, her türlü zenginliklerin sahibi olmak isteyen savaş kışkırtıcısı emperyalistler ve onların uşağı gerici egemen sınıflardır.

Bu gerçek nedeniyledir ki; emperyalistlerin ve komprador kapitalistlerin çıkarı için girişilen, bir ulusun bir diğer ulusu ezme amacıyla sürdürdükleri savaşları reddederiz/reddediyoruz. Son 30 yılık yaşanmışlık göstermiştir ki sermayenin çıkarlarının gözetilerek sağlanan her sözde “barış” kalıcı olmamıştır/olmayacaktır. Böylesi “barışlar” bir sonraki savaşlar için verilen molalar işlevi görmüştür. Ermenistan ile Azerbaycan arasındaki gerginlik ve savaş bu ülkelerin egemenlerinin çıkarları için yürütülen haksız bir savaştır!

Azerbaycan, Ermenistan işçi ve emekçileri bu haksız savaşa karsı çıkmalı, silahlarını gerçek düşmanlarına, kendi ülkelerindeki egemen sınıflara çevirmelidir. Bu bağlamda Türkiyeli komünistlerin ve devrimcilerin tutumu da bu gerçeklik üzerinden şekillenmek zorundadır.

Faşist Türk devleti bugün bu çatışmada, Azerbaycan devletini destekleyen, mutlak şekilde bu gerici devletin yanında konumlanan ve bu eksende şovenist histeriyi körükleyen bir konumlanış içindedir. Bu eksende bu gerginliğin adeta dış unsuru değil bir parçası ve öznesi konumundadır. Savaşta Azerbaycan lehine her türlü konumlanışı, bu devletin talep edeceği her şeyi yapacağını beyan eden bir taraf olma hali vardır.

Faşist Türk devletinin bugün savaşta aldığı pozisyonu ne tek başına Ermeni ulusuna karşı ırkçı, Turancı histeri ile ne Azeri halkının çıkarlarını korumak amacıyla, ne “ata topraklarının, soydaşların savunulması” ne de “dostluk” ve “kardeşlik” içindir. Faşist Türk devletinin Kafkasya’dan Ortadoğu’ya, Doğu Akdeniz’den Kuzey Afrika’ya kadar konumlanışı tüm bu bölgede etkin bir aktör olma, ABD emperyalizminin politik çıkarlarının bölgesel gücü olma amaçlıdır. Bu eksende politik ve askeri saldırganlık çizgisini inşa etmekte, tarihsel düşmanlıkları kaşıyarak her cephede çıkarlarının zedelendiği noktada askeri saldırganlık kozunu devreye sokmaktadır. Bu bağlamda Rojava ve Suriye’de işgal politikası, Libya’da politik-askeri aktör, Doğu Akdeniz’de bozucu bir oyuncu olma konumlanışı almaktadır. Tüm bölgede ise saldırgan bir özne konumundadır. Tüm tarihsel düşmanlıkları büyütüp, her gerginliği çatışma noktasına taşımaktan geri durmamaktadır. Aynı zamanda bu şekilde saldırgan politikasına güçlü bir şovenist destek oluşturmaktadır.

Dağlık Karabağ’da şiddetlenerek süren savaşta, faşist Türk devletinin Azerbaycan’a sınırsız desteğinin önemli nedenlerinden birisi Ermeni soykırımcılığına dayanan tarihsel düşmanlıktır. Diğer bir neden ise Kafkaslardaki ekonomik, politik çıkarlarıdır. Bu çıkarlar silah ticaretinden, enerji kaynaklarına ve enerji yollarından daha büyük pay kapmaya kadar uzanan ekonomik çıkarları içermektedir. Bunun yanında bölgede siyasi etkinlik oluşturma, Rusya’nın arka bahçesinde etkin olma hesaplarına kadar uzanmaktadır. Bu durum faşist diktatörlüğü bu bölgede de etkin bir taraf olmaya, konum tutmaya ve saldırgan askeri-politik çizgiye demirlemektedir. Genel çizgisini burada tarihsel düşmanlık ve şovenizmin en alçakça biçimiyle kullanılarak devreye girmesini sağlayarak hayata geçirmektedir.

Bu yılın 25 Şubat’ında Bakü’de Erdoğan ve İlham Aliyev’in katılımıyla Türkiye-Azerbaycan Yüksek Düzeyli Stratejik İşbirliği Konseyi 8’inci Toplantısı gerçekleştirildi. Toplantıda “Askeri Mali ve Güvenlik İşbirliği” anlaşmaları imzalandı. Anlaşmaya göre Azerbaycan Türkiye’den 200 milyon liralık askeri malzeme alacak. Faşist Türk devleti bu savaşta Azerbaycan’a sadece silah değil, kendisinin donatarak finanse ettiği en son Libya’da savaştırdığı Hamza Tümeninden cihatçılarla, Efrîn’de savaştırdığı Sultan Murad ve El Amşat Tugayları isimli çeteleri de ihraç edilenler listesine eklemiştir. Selefi ve Şii düşmanı bu grupların Şii Azerilerle birlikte savaşa sürülme hesabı hiç kuşkusuz faşist diktatörlüğün tüm bölgede izlediği örgütlenme ve savaş çizgisinin bir parçasıdır. Ancak bu kan uyuşmazlığının bölgede çıkaracağı sorunların, faşizmin tüm bölgede izlediği ittifak arayışlarının ne kadar sorunlu olduğuna işaret etmektedir. Bu faşist diktatörlüğün zayıf karnı ve aynı zamanda büyük sorunlara gebe olacak koşulları örgütlemesi anlamına gelmektedir.

Söylenen tüm burjuva yalanlar, tarihsel arka planı olan ırkçı Turancı heveslerin küstahça ifade edilişi faşizmin aşamadığı derin ekonomik-siyasi krizi hafifletmeye dönük hesaplar nedeniyledir. İçeride Kürt ulusuna dönük şoven söylem ve saldırganlık, Kürt ve devrimci-demokrat kurum ve yöneticilerini hedefleyen saldırılar yine yaşanan ekonomik- siyasi krizin sonuçlarını perdeleme olması nedeniyle halkların aldatılarak kölelik ilişkilerinin sürdürmesi içindir. Tüm bu yalanlar teşhir edilerek boşa çıkarılırken; süren savaşın başka ulusları ezmek, ulusların özgürlüklerine karşı savaşmak olduğu, savaşın parçası ya da tarafı olmanın halk düşmanlığını içerdiği ezilen yığınlara anlatılmalıdır. Bu temelde faşist diktatörlüğün Azerbaycan devletiyle yaptığı gerici-şoven ve saldırgan ittifaka karşı etkin ve güçlü bir mücadele hattı örülmelidir. Ezilen halkların taraf olacağı tek savaşın emperyalizme ve onun uşakları egemen sınıflara karşı sınıfı ve müttefiklerini iktidara taşıyacak devrimci savaşlar olduğu propaganda edilmelidir. Süren savaşı kalıcı olacak durduracak, açık devrim çağrısının eşlik ettiği, halklar arasında düşmanlığı sona erdirerek birleştirecek, her türlü ilhakın, tarihsel haksızlıkların son bulup ulusların kendi kaderini özgürce tayin edeceği devrimci savaşlarla sağlanacaktır. Ancak devrimci savaşlar halklar arasında karşılıklı güven ve barışı sağlayarak, halklar ancak devrimci savaşlar sonrası kardeşçe barış içinde bir arada yaşayabilecektir.

Ulusal baskı ve eşitsizlikleri yıkma, karşılıklı güven ortamı yaratarak eşit haklara sahip olma, şovenizme karşı kesin ve kararlı mücadele hattı örme ve kalıcı barışın biricik yolu ancak Yeni Demokratik Devrimlerle, Yeni Demokratik Halk İktidarları ile olanaklıdır.