Ana Sayfa Köşe Yazıları TARİH(İMİZ)E HAYRANLIKLA, MİNNETLE, SAYGIYLA TEMEL DEMİRER“

TARİH(İMİZ)E HAYRANLIKLA, MİNNETLE, SAYGIYLA[1] TEMEL DEMİRER“

Gerçek bir kez uyanırve asla ölmez.
”[2]Antonio Gramsci’nin, “Eski dünya ölüyor ve yeni dünya doğmak için mücadele ediyor: Şimdi canavarların zamanı,” diye tanımladığı “zor günler”den geçiyoruz.Geçmişte de böylesine tanık olmuştuk; kim bilir, gelecekte de daha ziyadesine taraf olmamızmuhtemeldir.Ancak, “Görünen, gerçek olsaydı bilime gerek kalmazdı… Her şeyi sorgulayın… Şiddet, tarihinebesidir,” diye seslenen Karl Marx’ın öğrencileri olarak aslolanın hareket ve değişim olduğundan bir an dahişüphe duymadık.Kolay mı? Tarihin tek değişmezi, her şeyin değiştiğiyken; ya da değişimden başka hiçbir şey süreklideğilken; Samed Behrengi’nin, “Akıp da hiçbir yere ulaşamamak olası mı? Yani sence bir sonu yok muderenin? Oysa her şeyin bir sonu var!” uyarısını unutmak mümkün mü?O hâlde imkân dahilinde olmayana, beklenmedik şeylere ve olana hazır olmak; tetikte durmakgerekiyor. Bunun içinde bellek tazelemeye; tarih bilgisine ihtiyaç(ımız) büyüyor.* * * * *Ne mutlu bize! “Söyleyecek çok şeyim(iz) vardı; ancak onları layığıyla anlatacak kelimelerim(iz)yoktu” notu düşülmesi gereken onur dolu müthiş bir tarihin mirasçılarıyız.Howard Zinn’in, “Tarihi bilmiyorsan dün doğmuşsun demektir. Dün doğmuşsan her lider sanaistediği hikâyeyi anlatabilir,” notunu düştüğü tarih(imiz) kilit önemdeyken; tarihi bilmeyenler, onu tekrarlamaya mahkûmdur. Çünkü soru(n)lara, üretilen yanıtların birikimi olarak tarih(imiz), ezenler veezilenler arasındaki mücadelelerin eseridir ve tembeller tarih yapamazlar! Onlar sadece ezenlerin tarihineboyun eğip, teslim olurlar; insan(lık), tarih içinde bir varlık değil, tarihin kendisinden başka bir şey değildir.Evet Karl Marx’ın, “İnsanlar tarihlerini kendileri yaparlar, ama onu serbestçe kendi seçtikleriparçaları bir araya getirerek değil, dolaysızca önlerinde buldukları, geçmişten devreden verili koşullardayaparlar. Tüm göçüp gitmiş kuşakların oluşturduğu gelenek, yaşayanların beyinlerine bir kâbus gibi çöker,”saptamasındaki üzeredir her şey. Ve biz(ler)e bir şeyler öğretmeseydi eğer, tarihin hiçbir değeri olmayacak; öğreten, mücadeleyeçağıran tarih(imiz) sadece geçmişe değil, geleceğe de mündemiçtir.Bu güzergâhta egemenlerin tarihinde itaat “erdem”, itaatsızlık ise “günah”la özdeşleştirilmişken;öncelikle bu tarih anlayış(sızlığ)ından kurtarılması gerekir akl(ımız)ın… Çünkü akl(ımız)ı özgürleştirmekbaşkaldıran tarih bilgisiyle olasıdır.Mücadele edilmeden tarih yazılamaz; dahası tarihi yeniden yazmak için, sadece haklı veya ezilenolmak yetmez; ayrıca güçlü olmak, başkaldırmak gerekir. Güç örgütlü olmaktan gelir. Söz konusu bağlamdaezilenler açısından başkaldırmazlarsa tarih hep aynıdır, başkaldırırlarsa hepten farklı… Kolay mı? Tarih ve bellek (kişisel ya da kolektif) devlet aygıtları eliyle biçimlendirilebilir. Bir başkadeyişle hem tarih hem de bellek iktidar tarafından manipüle edilebilen bir olgudur. Tam da bunun için“Geçmiş; kültürel duyarlılıklara, etik sorgulamalara ve şimdiki zamanın politik gereklerine göre ayıklanıpyeniden yorumlandıktan sonra kolektif belleğe dönüşüyor,” der Enzo Traverso.[3]Geçmiş egemenlerin kontrolünde şeyleştirilip, yok edilirken; tarih(imiz)i, bellek(imiz)i,siyaset(imiz)i egemen yalandan özgürleştirmeyi bilmeliyiz. Şüphe yok: Geçmiş(miz)i, tarih(imiz)i anımsamadan, egemen yalandan özgürleşmek mümkün değildir…Geçmiş(miz)i, tarih(imiz)i anımsamanın iki farklı boyutundan söz eder Marcel Proust: Birincisianımsamanın unutmaya karşı koyan, ona direnç gösteren boyutudur. Bellek unutma olgusuna bilinçli olarakkarşı koyar. Belleğin güçlendirilerek, yaşantıların, anıların sürekli taze tutulmasını amaçlar. İkincisi ise pek çok olayı aynı kategoriye sokmayı ifade eder. Olayın kutsallaştırılması, hiçbir şeyinona yaklaşamamasını sağlamak üzere onu ayrı bir alanda tutmak için diğerlerinden soyutlamak şeklinde tanımlanabilir. Sıradanlaştırma ise, “geçmiş”i ana yapıştırmak, birini diğeriyle basitçe özümsemek. Sonuçtaher ikisini de yanlış tanımak demektir.[4]1

“Tarihin, yenilmez görünen tiranlarla ve katillerle dolu olduğunu unutmayın. Ama sonunda daimayenilirler,” diye haykıran Mahatma Gandhi’yi…“Tarihin yörüngesi, en ufak ikircikliğe yer bırakmayacak ölçüde işçi sınıfının yörüngesine girmiştir,”uyarısıyla Hikmet Kıvılcımlı’yı…Ve “Tarihin konuşacağı gün gelecektir. Ama bu, Brüksel’de, Paris’te, Washington’da, BirleşmişMilletler’de öğretilen tarih olmayacak… Afrika kendi tarihini yazacak ve hem Kuzey hem de Güney’de bu,zafer ve saygınlık tarihi olacak,” diyen Patrice Lumumba’nın savaş narasını unutmayacağız…* * * * *“Duydum”! Ben bunlardan söz ederken; “Ya hâlimiz” dedi!Hâl(imiz)e dair; “Size bu ölü yaşamı hazırlayan sermaye sahibi egemen sınıftır. Bu acımasız oyununvarlığı siz izin verdiğiniz sürece sürecektir,” yanıtını verir çok öncelerden Maksim Gorki!Negatifi bilmiyor, görmüyor değilim! Ama sorarım durmadan negatifin altını çizip, biteviye ondan söz ederek yolu(muzu) açmak mümkünmü? Elbette değil yani mızmızlanarak yol almak imkânsız!Hicri İzgören’in dizelerindeki üzere -biliyoruz, görüyoruz-: “Her şey tek tele ayarlı artık/ koronunkarnı çatladı, sesini yitirdi herkes./ Yeni kimlikler ediniyoruz kirlerimizden/ Sıfırı bol sayılardan tapınaklar/Bono borsa tahvil taksit arz-talep/ ‘Yükselen değerler’ alçalan insanlığımız/ Çoğalan tikler, günde beş vakitcinnet.”Evet hayatın birçok alanında geniş çaplı “değer” kayıpları yaşanıyor. Çoğu kavramın anlamını yitirdiği bu çarkta yozlaşma kendine geniş bir yaşam alanı buluyor ne yazık ki… Günün hâkim anlayışı,kendi kokuşmuş yargılarını haklı göstermek için ya değerleri bütünüyle yok sayıyor ya da etik ve erdemolarak var olması gereken ‘değer’lerin taşıdığı anlamın içini boşaltıyor…Bizi biz yapan en önemli değerler bile bu hengamenin içinde yerle bir ediliyor. İnsan doymak bilmeyen bir varlık hâline gelebiliyor. Daha çok sömürü, daha çok kazanç, daha çok tüketim beraberindedaha çok zulmü, daha çok yokluğu, yoksulluğu da getiriyor. Bu hengame içinde “iyi”, “kötü”, “doğru”,“yanlış” gibi değer yargılarının da anlamı ve önemi yok ediliyor. Oysa hangi cenahtan, hangi pencereden bakarsak bakalım temel insani değerlerin değişmezliği temeldir. TDK’nin sözlüğünden “Değer” sözcüğünün anlamını, anlamlarını aktarıyorum… Birinci anlamı:“Bir şeyin önemini belirlemeye yarayan soyut ölçü, bir şeyin değdiği karşılık, kıymet.” İkincisi: “Bir şeyinpara ile ölçülebilen karşılığı, paha.” Bu iki tanım iki farklı temele oturtulmuş durumda: Bir sözcüğe yapılabilecek en büyük kötülük bu olsa gerek, ona iki zıt anlamı aynı anda yüklemek ve onu çelişkininkendisi yapmak… Kimileri artık “değer” kavramını sadece “eder” ya da “paha” anlamlarıyla tanımlıyor vekullanıyorlar… Bu yaklaşım insana hüzün veriyor. “Değer” kavramının “paha” “bedel”, “eder” gibi maddiölçüler yerine kullanılmasıyla, sözlük ya da kavram dağarcığımızdan bir fire daha vermiş oluyoruz. Çünkübirinci anlamı esas, ikinci anlam yozlaşmanın adı oluyor. Malum “yükselen değerler” sürecinde topyekûnbir değişimin göstergelerindendir. Kavramların anlam değiştirmesi. Kavram karmaşaları…“Değer” ve benzeri kavramların değişimi basit bir sözcük-anlam tartışması olarak algılanmamalıdır.Bu durum toplum yapısında yozlaşma sürecinin bir parçası olarak değerlendirilmeli ve bu noktadatartışılmalıdır. Değişen sadece sözcüğün anlamı değildir çünkü… Çünkü bu; “değer yargıları”nın değişimi,“değerli” olanın algılanma biçimidir. Eski çağlardan bu yana; doğruluk, vicdan, adalet, hak-hukuk vebenzeri değerler hakkında insanlar arasında bir görüş birliği süregelmiştir. Hayatı yaşanır kılmak ve anlamlandırmak insanların için kimi değerlerle ve değer sistemleriyle bağ kurması gerekecektir. İşte kurulması gerekli olan bu ilişki bizi insan kılacak ve insani olanı belirleyecektir. Bu değerlerinden uzaklaşan toplum ya da bireyler omurgasız kalmış yapılardır. Parayla satın alınabilen hiçbir şey “değer” olamaz.Çünkü maddi olanakların sağladıklarını tepe tepe kullanan insan, eninde sonunda kendiyle baş başa kalıp hesaplaştığında para ya da maddiyat işlemiyor. Kendine ve sevdiğine söyleyecek şarkısı, okuyacak şiiriolmayan insan kıvranmaya çıkış yolları aramaya başlıyor.Kişinin peşinden koştuğu, önemsediği, “değerli” bulduğu şeylere bakınca değişenin birkaç kavramın anlamı olmadığı, değişenin asıl bizim insanlık anlayışımız ve değer yargılarımız olduğu gerçeği tümçıplaklığıyla ortaya çıkacaktır. Evet böyle bir dünyayız artık. İnsanı insan yapan, cüzdanımızın içi mi?Yüreğimiz ve zihnimizdeki “değer”ler mi? İnsani duyarlığa yakışan ve aslolan, bize; yitirilmeye çalışılan“değer”lerimize, yüreğimiz, beynimiz ve duruşumuzla sahip çıkmak olacak… “Değer”sizliğe “Hayır”dediğimiz oranda “değer”liyiz.[5]2

O hâlde geçiş sürecinin yerküresinde, coğrafyamızda yeniden ve bir kez daha tarih(imiz)in devrimcideğerlerine sarılmak gerek.* * * * *Savaşın “barış”; barışın da “savaş” demek olduğu sürdürülemez kapitalizmin XXI. yüzyıldaki geçişsürecinin yerküresi; Ludwig Andreas Feuerbach’ın, “Çağımız… İşaret edilenden çok işareti, hakikisinden çok sahtesini, gerçeklikten çok hayali, özden çok görünüşü yeğliyor,” saptamasını andırıyor sanki! Alman hükümetinin 2019’un ilk 10 ayında 7 milyar 420 milyon euro değerinde silah ve teçhizatihracatına izni verip, “rekorlar” kırdığı[6] yerküremizde dünyasında en zengin 26 kişi, 3.8 milyar insan ile (budünya nüfusunun yüzde 50’sinden fazlası demektir!) eşit zenginliğe sahip…[7]“Tarihin sonu” değil; küreselleşmenin enkazıyla yüz yüzeyiz…Hatırla(t)madan geçmeyelim: Küreselleşmecilik, kapitalizmin genişleme eğiliminin, modern emperyalizmin, “merkez” ülkelerin dış politikasının egemen ideolojisiydi. Liberaller ve sosyal demokratlar,hatta sol entelijensiya içinde önemli bir kesim, “küreselleşmeciliğin” çevre ülkelerin piyasalarının kullanıma açılmasını meşrulaştırdığını göremediler; ucuz iş gücünden, finansal spekülasyondan yararlanmak için buralara göç eden sermayenin, kendi ülkesinde işsizliği yoksulluğu artırdığını da… Bunlar,küreselleştirmeyi, “demokratikleştirici, kaynaştırıcı” bir süreç olarak sunan anlatıyı benimsedilerse de;[8]sonuç ortada!Daha da derinleşen III. Büyük Bunalım’ın “sol gösterip sağ vuran ve böylece halkı ters köşeye yatırıp parti devleti yönetimine kucak açan ve nihayetinde faşizme kapı aralayan bir ideoloji”nin[9]yüksel(til)diği yerküremiz, bir kez daha yeniden paylaşımın eşiğinde!Anımsayın: Hannah Arendt, ‘Totaliterliğini Kökenleri’ başlıklı çalışmasının, Emperyalizm bölümünde, I. Dünya Savaşı’na götüren dinamiklerle ilişkili şöyle bir tespit yapıyordu: Tarihte “İlk kez,parasal yatırım olanaklarının (sermaye ihracı-yn) yolunu güce (diplomasi ve askeri-yn) yapılan yatırımaçmıyordu. Bu kez, uzak ülkelerde denetimsiz yatırım (sermaye ihracı-yn), toplumun geniş bir kesimini kumarbazlara, kapitalist ekonomiyi bir üretim sisteminden finansal spekülasyon sistemine dönüştürerek,üretimden elde edilen kârların yerine komisyonlardan elde edilen getirileri koyuyordu. Artık güç ihracı, paraihracının (sermaye ihracının-yn) izinden gidiyordu. Emperyalist dönemden önceki on yıl, geçen yüzyılın70’leri mali spekülasyonda, dolandırıcılıkta ve hisse senetleriyle kumar oynamada görülmemiş bir artışatanık oldu.”Diğer bir deyişle: Siyasi gücün, ekonomik çıkarın yolunu açtığı, “önce işgal et sonra ekonomikkullanıma aç” olarak tanımlayabileceğimiz sömürgecilik döneminden farklı olarak, sermaye, mal ihracı ileoluşan ekonomik etki, siyasi etkinin önünü açıyordu. İkincisi, finansallaşma ilk kez olmuyor. Finansallaşma, sanıldığı gibi, kapitalizmin yeni bir aşamasıdeğil, kapitalist krizin bir ürünü. Finansallaşmayı mali kriz, onu da siyasi gerginlikler izliyor. Arendt’in işaret ettiği gibi, dişinden tırnağına silahlı bu imparatorlukların ekonomik rekabeti savaşlara yol açıyor…Şimdi, küresel ekonomide güç dağılımı değişirken büyük güçler arası rekabet hızlanıyor. Devletlerarası eşitsizlikler azalırken toplumlarının içindeki eşitsizlikler artıyor. Bu da küreselleşme (uluslararasıişbirliği ekonomik entegrasyon ve benzeşme) karşıtı popülist hareketleri güçlendiriyor. 2008 mali krizinde ABD’nin ekonomik modeli “Washington Mutabakatı”na (neo-liberalizm) güvenkaybolurken Çin’in kriz içinde yükselmesi ABD’de kaygı uyandırıyor. ABD ve Çin arasında stratejikrekabet giderek hızlanıyor. Bu yeni jeoekonomik düzende, ekonomik araçlar, jeopolitik kazanç elde etmekamacıyla, giderek daha yoğun biçimde kullanılıyor. Hannah Arendt’in saptamalarına dönersek, ekonomik güç, ticari korumacılık, ekonomik yaptırımlargibi araçlarla siyasi-jeopolitik gücün önünü açmak, rakibin teknolojik gelişme hızını, siyasi gücünüsınırlamak için giderek daha yoğun biçimde kullanılıyor. Bu sırada uluslararası ilişkileri düzenleyen, ticaret anlaşmaları, küresel ısınmaya karşı uluslararası işbirliği anlaşmaları, nükleer silahları sınırlamaya ilişkin anlaşmalar teker teker çöküyor. Bu birbiriylerekabet eden büyük güçlerin, üçüncü ülkelerle (daha zayıf, yoksul, az gelişmiş ülkeler) yaptıkları ikilianlaşmaların sayısı ve kapsamı artıyor. Dünyanın ekonomik coğrafyası de facto paylaşılırken, hızla silahlanmakta olan büyük güçleraçısından, ulusal güvenlik konularıyla, piyasaların, tedarik zincirlerinin, gıda, su, mineral, enerji kaynaklarının güvenliklerinin rakip ülkelere karşı korunması gereksinimi iç içe geçiyor. Adeta tarih kendinitekrarlıyor. En azından, Mark Twain’in deyimiyle “kafiyeli konuşmaya başlamış” gibi görünüyor.[10]* * * * *3

Tarihin “kafiyeli konuşmaya başladığı” kesitte: Yeni teknolojilerin, özellikle internetin katkısıyla,dünya ekonomisini bütünleştirecek, riskleri azaltacak, kültürleri kaynaştıracak umuduyla, adetabirkadergibi sunulan liberal-küreselleşmeci fantezi, tam gerçekleşirken çökmeye ve karşımıza beklenmedik derecede kötü sorunlar koymaya başladı.Bu durumda bir ironi ve bir de paradoks var. İroni: Küreselleşme çökerken karşımıza ancak küreselçapta çözülebilecek, çözülemezse yalnızca uygarlığın geleceğini değil, gezegende yaşamın varlığınıtehlikeye atacak cinsten sorunlar koydu.Malların, sermayenin dolaşımını serbestleştiren, finansallaşmayı hızlandıran küreselleşme, bir taraftan finansal devreler, tedarik zincirleri, haberleşme ağlarıyla entegre olmaya başlayan bir küresel mekân yaratırken diğer taraftan kaynakların dağılımında tarihte görülmemiş bir eşitsizlik, artık‘The FinancialTimes’in küresel ekonomi editörüRana Foroohar’ı bile kaygılandıran bir servet kutuplaşması yarattı.Bu kutuplaşma ülkelerin içindeki, ülkeler arasındaki ekonomik, politik dengeleri sarstı…Eş zamanlı olarak en önemli sorun, gezegende tüm yaşamı tehdit edeniklim krizidir.Bu da küreselleşmeyle yakında ilgilidir. Atmosfere karbon salınımının 1980’lerden (liberal-küreselleşmebaşlarken) bu yana, baş döndürücü bir hızla, giderek ivme kazanarak arttığını görüyoruz. Bu artış,sermayenin, malların dolaşımındaki genişleme ve hızlanmanın mal, insan taşımacılığına- hidro karbonkullanımına-getirdiği basınçla olduğu kadar, dünya üzerinde, daha çok elektrik, su, et tüketen, hidrokarbona(yakıtlar, plastikler ve diğer kimyasallar) bağımlı yeni üretim ve tüketim merkezlerinin ortaya çıkmasıyla dayakından ilgilidir.Bu soru(n)lar, ekonomik çöküşler, savaşlar, katliamlar, soykırımlar, ekolojik çöküş gibi, hep birlikteve tek tek tüm uygarlığın, hatta tüm canlıların varlığını tehdit ediyorlar.[11]Söz konusu yıkımı nedeni ücretli köleliğin sürdürülemez kapitalizmidir! Söz konusu durum -görenleriçin- öylesine nettir ki… Kendi ifadeleriyle,“Otoriter Kapitalizm”i[12] kınayanlar (hangi kapitalizm otoriter değil ki?[13]) ya da“Kapitalizmle demokrasi, liberal ideologların iddia ettiği gibi, ikiz kardeş değiller,”[14] diyenler; sermayedar sınıfın emeği sömürdüğü, devletin de bunu bekçisi olduğu sınıflı düzen(sizlik)de demokrasi ol(a)mayacağıgerçeğini görmezden geliyorlar!Kapitalist neo-liberal barbarlığa eşlik eden “muhafazakâr devrim”in (tabir Margaret Thatchertarafından kullanılmıştı!) önemli adımı, 1973’te General Pinochet’nin darbe ile demokratik-sosyalistyönetimi devirmesiydi. Neo-liberalizmin fikri kaynaklarından Friedrich August vonHayek, 1981’de, Şili’deyayımlanan ‘El Mercurio’ dergisinde, köktenci bir iktisadi liberalizmle diktatörlüğün, yeni kapitalizmle otoritarizmin birbirini tamamlamasını, “Şahsen liberal bir diktatörü, liberalizmi eksik bir demokratik hükümete tercih ederim,” diye övüyordu!Bugün kapitalist “demokrasi” bundan başka bir şey değildir yani “yok hükmünde”dir! Yani kapitalizm ile demokrasi arasında “ikiz kardeşlik” bir yana, herhangi bir ilişki kalmamıştır artık! Bu tabloda Amerikalı ünlü gangster Al Capone’un, kapitalizmi “egemen sınıfın düzenlediği meşruharaç rejimi” olarak tanımlaması;[15] mesleğin sırrına vakıf bir kişi olarak, “şapka çıkarılması” gereken birtanımdır…* * * * *Ve memleket(imiz)in hâline gelince…İzmir Bornova’da 30 yaşındaki hemşire Müjgan Ö., intihar ederek yaşamına son verdi… Antep’te 47 yaşındaki Güllabi A. sıvı temizlik maddesi içerek intihar etti…Sakarya Serdivan’da 41 yaşındaki Mert Ö., kendini iple merdiven korkuluklarına astı…Diyarbakır Bismil’de harita mühendisi 26 yaşındaki Ömer Ş., silahla yaşamını sonlandırdı… Antep Zeugma Müzesi’nde görev yapan 33 yaşındaki Arkeolog Merve Kaçmış, Diyarbakır’daabisinin evinde intihar etti…Ekonomik kriz,[16] yaşam pahalılığı, ekonomik zorluk ve işsizlik gibi birçok etken sonucu umudunuyitiren ve çıkış yolu bulamayan insanlar, intihar ederek yaşamını yitiriyor. Verilere göre, 2018’de 3 bin 161kişi intihar etmişti. Sadece 17 Ocak 2020 gününde beş kişi intihar etti.[17]Daha başka ne anlatayım? Hadi birkaç şey daha ekleyelim!Nâzım Hikmet Ran’ın, “mussolini çok konuşuyor taranta-babu!/ tek başına/ yapayalnız/ karanlıklara/bırakılmış bir çocuk gibi/ bağıra bağıra/ kendi sesiyle uyanarak,/ korkuyla tutuşup/ korkuyla yanarak/ durupdinlenmeden konuşuyor./ mussolini çok konuşuyor taranta-babu/ çok korktuğu için/ çok konuşuyor…”dizeleriyle müsemma coğrafyamızda yeni-patrimonyalizmin istibdadıyla yüz yüzeyiz…4

Max Weber’in geleneksel hükmetme yöntemleri arasında saydığı patrimonyalizmden esinlenensosyolog Shmuel Noah Eisenstadt, kolonyalizm sonrası bağımsız Afrika devletlerinin birçoğundagözlemlenen yönetim sistemini, 1973’te yayımlanan kitabında neo-patrimonyalizm olarak tanımlamıştı… Neo-patrimonyalizm veya geleneksel patrimonyalizmin modern biçimi olarak yeni-patrimonyalizm,modern devlet örgütlenmesi görünümü altında geleneksel hükmetme biçimlerine dayanan bir melezhükmetme biçimidir. Patrimonyalizmin bir alt türü olan sultanizmde olduğu gibi, devlet hükümdarın şahsimülkü olarak resmen kabul edilmez. Ama hükümdar kurumsal olarak mülkün sahibidir. Kamu alanı ile özelalan arasındaki fark fiilen ortadan kalkmıştır. Otokratik veya oligarşik bir hükmetme yöntemi yürürlüktedir.Yeni-patrimonyalizmde de siyasal olan iktisadi olanı belirler hâle gelir. İktisadi ve siyasal rollerin birkişiyle özdeşleşen bir merciide birleştirildiği bu yönetim biçiminde, devlet sermaye birikiminin önde gelenalanıdır. Sadece iktisadi sermaye birikimi değil, siyasal sermaye birikimi de devlet alanı içinde gerçekleşir…Hiper-başkanlık sisteminin yürürlükte olduğu birçok ülkede, yeni-patrimonyalizmin en önemli toplumsalmeşruiyet kaynağı kolonyalizmin kültürel mirasından arınma söylemi olmuştur. Otokratların toplumda kolonyalizme karşı tepkiyi yönlendirip, araçlaştırmaları çok yaygın bir hükmetme biçimidir. Kuvvetler ayrılığının ortadan kalktığı bu rejimlerde, iktidarın şahsileşmesi, kurumlaşmanın önündekien büyük engel olur. Başkanın kişisel iktidarı,… ordudan partiye, kamu kurumlarından devlet güdümlü STK’lere kadar bütün örgütlerin kurumsal içeriklerini boşaltır. Bütün devlet kurumları ve kamu görevi verilmiş kuruluşlar patrimonyal gücün hizmetlilerine, özel kurumlar da bu gücün bağımlılarına dönüşür.Kayırmacılık, eş-dost kapitalizmi öne çıkar. Hukuk devletinin yerini şahsileşmiş keyfi yönetimin aldığı bu rejimlerde, bir tür geleneksel Big Man(Büyük Adam) konumuna sahip olan muktedire karşı her türlü eleştiri, devletin bekasına yönelik tehdit, açıkve yakın tehlike olarak sunulur. Big Man’in meşrebine göre şiddet derecesi değişen bir bastırma ve susturmapolitikasına gerekçe oluşturur. Yeni-patrimonyalizmde kamu mülkünün tasarrufu yetkisinin tek bir mercii ve kişiye verilmesi,mülkün sultanın şahsıyla bütünleştiği geleneksel patrimonyalizme benzerlikler gösterir. Big Man’iniktidarda kalma süresi uzadıkça, hükümdarın şahsı ve hükümdarlık kurumu arasındaki fark da giderekortadan kalkar. İktidar kan, evlilik ve arkadaşlık bağlarının önde geldiği klanik bir nitelik alır.Yeni-patrimonyalizmin özelliği, başta yargı olmak üzere, bütün kamu kurumlarının rollerini vedavranışlarını öngörülemez hâle getirmesidir. Bu öngörülemezlik genelleşmiş bir güvensizlik yaratır. Birçok Afrika ülkesinde bu genelleşmiş güvensizlik ortamı hem otokrat yönetimlerinin bir sonucu hem de buyönetimlerin iktidarlarını yeniden üretmelerinin bir aracıdır. Her türlü iç denetim ve karşı gücün ortadan kalktığı veya gayri meşru ilan edildiği, hükümdarınbütün kamu kaynaklarının tasarrufunu kendi elinde topladığı bu rejimde, hükümdarların kamu kaynaklarınışahsi servetleri gibi kullanma eğilimleri çoğu zaman baskın çıkar. Bu sadece kullanma ile sınırlı kalmaz, birservet edinme yöntemi olarak da çalışır.[18]Ancak bunların bir artısı daha var! O da kapitalizmin yapısal krizinin bir parçası olan Tür(kiye)kapitalizminin açmazı…IMF’de, Hindistan Merkez Bankası’nda baş ekonomist olarak çalışmış, Şikago Üniversitesi’ndemaliye bölümünde profesör Raghuram G. Rajan, ‘Project Syndicat’taki ‘Bir Ekonomik Kış mı Geliyor?’başlıklı denemesine “Makroekonomik devinimleri yöneten eski kurallar artık işlemediğine göre…” sözleriylebaşlıyordu…Barclays Bank’ın yönetim kuruluna katılan, Pimco’nun (dünyanın büyük bono yöneticisi) eski genelmüdürü ve hâlen Cambridge Üniversitesi Queen’s College dekanı Mohamed el Erian’ın, ‘The FinancialTimes’daki, ‘Artık Güvenilemeyecek Beş Piyasa Aksiyomu’ başlıklı yazısı da, “Ekonomik, finansal vesiyasi olarak ‘düşünülemez’ olduğuna inanılan şeyler artık birer olgudur,” sözleriyle başlıyordu…Bunlara ‘The Financial Times’ın ‘Thatcher Devrimi Tehlikede”; ‘The Economist’in de “Davospartisi dağılmaya başladı” saptamalarını da ekleyebiliriz…Özetle artık “eskisi gibi olmayan” bir zaman var karşımızda. Siyasal İslâmın devletinin, olumsuzekonomik haberleri artık yasaklanmaya başlamasından hareketle, Türkiye ekonomisi için de benzer birsaptama yapılabilir…Böyle “kırılmış” zamanlar, toplumların karşısına, dünü bugünle, bugünü de yarınla bağlayabilecek,ilkeleri ve olasılıkları düşünebilmek için yeni fırsatlar koyarlar ve koymaktadırlar da…[19]Sıra bize geliyor!5

“Kırılmış Zaman”ların önümüze koyacağı fırsatlardan yararlanabilmek için, tarih(imiz)den hareketle,gözlerini geleceğe çevirmek; “bugünün” yaratabileceğimiz gelecekte başka türlü olabileceğini düşünmek vepratiğini hayata geçirmek ve de pratiğimizin mantığını bu düşünceye göre değiştirmek gerekiyor. * * * * *“Bu da ne demek” mi?Yeniden, bir kez daha “Tarihin ‘Sol’ Yanı”na[20] sarılıp; coşku, umut, hasret, romantizm, tutku, bilinçyüklü başkaldırı fırtınalarını öne çıkarmak, altını ısrarla -durmadan!- çizmektir…İşte tam da bundan ötürü tarih(imizin) bilgisine muhtacız…Tarih(imiz) geleneğimizdir ve coğrafyamızda sol ve sosyalist hareketinin öncü unsurları Ermeni,Rum, Makedon, Yahudi ve Bulgar kökenli sosyalistlerdir.1848’de yayınlanan Komünist Manifesto ve 1871 Paris Komünü’nün devrim ve sosyalizm şiarlarıDoğu’ya doğru yayılırken etnik, kültürel ve dinsel ilişkiler bakımından Avrupa’ya daha yakın olan buhalkların aydınları tarafından benimsendi. Bu bağlamda Osmanlı tarihinin bilinen ilk sosyalist örgütlenmesiErmeni aydınları tarafından gerçekleştirildi. 1887’de Avedis Nazarbeg öncülüğünde Marksizm’ibenimsemiş 5 öğrenci tarafından Sosyal Demokrat Hınçakyan Partisi (SDHP) kuruldu. Bu örgütün adındaki‘Hınçak’ sözcüğü Ermenice “Çan” anlamına geliyordu. SDHP’nin kuruluş ilkeleri ve siyasal programıKomünist Manifesto’dan esinlenerek oluşturulmuştu.[21]1915’te, 15 Haziran’ı 16 Haziran’a bağlayan gece katledilen Ermeni devrimci Paramaz ve 19 yoldaşıda bu geleneğin taşıyıcılarıydılar. Coğrafyamızın egemenlerinin tüylerini hâlâ ürperten ve AhparigimizHrant’ın 13 yıl önceden tam da bugün katledilmesine varan geleneğin…Asıl adı Madteos Sarkisyan olan Paramaz 1863 yılında Meğri’de dünyaya geliyor. 1879’da Eçmiadzin’deki (Ermenilerin Vatikan’ı olarak Ermenistan’daki Katedral) Kevorkyan Ruhban Okulu’nakabul ediliyor. Daha sonra devrimci faaliyetlere yöneldiği tespit edilince okuldan atılıyor. Hınçak Partisi’neüye oluyor. Onun önde gelen bir militanı ve yöneticisi olarak bütün Orta Doğu ve Balkanlarda görevyapıyor. Bir enternasyonalist olan Paramaz’ın 1897’de Van Mahkemesi’ndeki tarihi savunması şöylebaşlıyordu: “Bizim istediğimiz eşitliktir. Katı birer milliyetçi değiliz. Bizim talebimiz, Ermeni, Türk, Kürt,Alevî, Laz, Êzîdî, Süryanî, Arap ve Kıptilerle birlikte eşit koşullarda yaşamaktır! Bizler devrimciler olarakbu hedefe ulaşacağımıza inanıyorum!”[22]Sonrasının çetin mücadeleleri… 1921’in 28 Ocak’ını 29 Ocak’a bağlayan gecede 15 yoldaşıylaKaradeniz’de katledilen Mustafa Suphi’ler, “Kimseden proletarya doğruluğu ve yoldaşlığı dışında hiçbir şeybeklemedik. Kimsenin de bizden başka şey istemesine göz yummadık,” diyen Hikmet Kıvılcımlı’lar; SuatDerviş’ler, Behice Boran’lar, Mihri Belli’ler vd’leri…Sonra o zamanın çevik kuvveti olan toplum polisleri tarafından, İstanbul Teknik Üniversitesiyurdunun penceresinden atılarak katledilen Hukuklular Fikir Kulübü üyesi ve Ruhi Su’nun ‘DemircioğluMarşı’nı yazıp, bestelediği Vedat Demircioğlu…[23]Ve İstanbul Beyazıt’ta katledilen 1968 öğrenci hareketi liderlerinden, ODTÜ öğrencisi TaylanÖzgür…[24]6 Mayıs 1972 tarihli “son” mektubundan, “İnsanlar doğar, büyür, yaşar, ölürler. Önemli olan çokfazla yaşamak değil, yaşadığı süre içinde fazla şeyler yapabilmektir. Bu nedenle ben erken gitmeyi normalkarşılıyorum,”[25] diyerek tekmelediği idam sehpasına “Herne Peş (İleri)”i terennüm ederek giden Deniz Gezmiş…[26] Nurhak’ta “Asıl siz teslim olun” diye haykıran ve “Biz, ODTÜ’de İngilizce üç kelime öğrendik.Yankee go home. Bu da bize yeter… Bir kısmımız ve hatta hepimiz ölebiliriz; ama öyle bir ateş yakacağız kibu ateş bir daha hiç sönmeyecek, söndürülemeyecek… Gün gelecek Türkiye’nin bağımsızlığı ve kurtuluşuiçin gerekirse hepimiz vurulacağız. Bunlar bizi korkutmuyor, üzmüyor ancak kinimiz bileniyor,” sözleriylemüsemma Sinan (Cemgil) Hoca…Kızıldere de 10’larla “Biz buraya teslim olmaya değil, ölmeye geldik,” kararlılığının Mahir Çayan’ı…Ve kasketin en çok yakıştığı İbrahim (İbo) Kaypakkaya…Egemenlerin “kasket”inden dahi korktuğu Ondan söz etmek bile cesaret istiyor hâlâ… Hayır,abartmıyorum! Daha iki gün önce, 17 Ocak 2020’de tam da bu sözlerim için yani 20 Mart 2019’de Hozat’ta SMF’nin yerel seçim çalışmalarındaki konuşmamda “kasket” metaforunu terennüm ettiğim için “terörörgütünü övmek”ten(?!) ifadem alındı Kartal/ Yakacık Karakolu’nda…6

İbo, ezilen ulusların devlet kurma, kendilerini bağımsız olarak gerçekleştirme haklarını savunurken, Şeyh Sait hadisesi dahil olmak üzere tüm Kürt isyan ve direnişlerini savunurken, Ermeni halkına ve benzer azınlık halklara milli zulüm uygulandığını ileri sürerken de hocalarından bir adım ileride, “tarihin önünde yürüyen” birisidir. Diyarbakır zindanında vücudu paramparça edilip, 18 Mayıs 1973’de katledilen TKP/ML’nin lideri İbrahim Kaypakkaya’nın “Şafak Revizyonizmi” şeklinde isimlendirdiği Doğu Perinçek grubuna eleştiri veayrışma metinleri, aynı zamanda onun özgün görüşlerini yansıtır. İbrahim Kaypakkaya’nın döneminin devrimci eğilimlerinden en önemli farkı, Türkiye Cumhuriyetitarihi (Kemalizm tahlili) ve ulusal sorun hakkında ileri sürdüğü görüşleridir.Yine “Şafak Revizyonizmi ile Aramızdaki Ayrılıkların Kökeni ve Gelişmesi, TİİKP RevizyonizmininGenel Eleştirisi” başlıklı yazısında ifade edeceği ve onun hareketinin genel stratejisini yansıtacağı “11 İlke”sidir.[27]Ondan hâlâ öğreneceğimiz çok şey vardır: Kemalizm ve Kürt sorunu noktasında THKP-C ve THKO eğilimlerinden köklü bir şekilde ayrılan Onun -ve 71 devrimci önderliklerinin- görüşleri belki birçoklarıtarafından “ham hayalci” görülebilir. Aslında onlardaki ortak özellik de tam itirazların geliştiği bu noktadır.Onlar Che’nin “Gerçekçi ol, imkânsızı iste” sözünü şiar edinmiş devrimcilerdir. Örneğin İbrahim Kaypakkaya’nın Şubat 1972 DABK kararı bu anlamda ilginç tespitler ile doludur.Kaypakkaya söz konusu yazısında, Dünya’da ve Türkiye’de devrimin objektif şartlarının elverişliliğinden,kitlelerin gerici şiddete karşı devrimci şiddet noktasında büyük eğilimlerinin olduğundan, işçi sınıfı veyoksul köylülerin büyük çoğunluğunun kendi kurtuluşlarını silahlı mücadele gördüklerinden bahseder veşunları yazar: “Savaşmak, başarısızlığa uğramak, gene savaşmak yeniden başarısızlığa uğramak, zafereulaşana kadar böyle davranmak, işte halkın mantığı budur… Bu Marksist bir kanundur. Rus halkının devrimi bu kanunu izlemiştir ve Çin halkının devrimi de bu kanunu izlemektedir.”[28]Özele İbrahim Kaypakkaya’nın görüşleri ve yazılarından öğrenmenin yolu, döneminin devrimciliğinin ruhunu kavramaktan geçer. “Ser verip sır vermeyen önder” olarak anılan Kaypakkaya çizgisi, dönemin öteki devrimci hareketleri ile bir dayanışma çizgisidir de. THKO ve THKP-C önderliklerinin “yok edilmesi” ardındanmücadeleyi geliştirmeye çalışan TKP/ML grubunun ilk eylemi, Nurhak dağlarında Sinan Cemgilleri ihbareden muhtarın cezalandırılması olmuştu…[29]* * * * *“1971 Devrimciliği” veya “71 Devrimci Çıkışı” olarak betimlenen geleneğin, sonrasındaki solunniteliksel gelişiminde büyük önemi vardır. THKP-C, THKO ve TKP/ML olarak kendilerini isimlendiren bu gruplar, kısa zamanda yenilgiye uğramış olsalar da; cüret ve kararlılıklarıyla sürekli yaşayan bir ilhamkaynağı oluşturdular.Kolay mı? Coğrafyamızda ‘68 hareketi içinde mayalanan “71 Devrimci Kopuşu”, ilk elden Deniz,Mahir ve İbo’yu akla getirir. Her biri farklı yön ve özelliklerin temsilcisi bu üç önder ismin yanı sıra odönemin öne çıkan savaşçıları olarak Yusuf, Hüseyin, Sinan, Ulaş, Cevahir, Alpaslan, Ali Haydar gibi unutulmaz isimlerin toplamında cisimleşir. Kapitalizmin “değer(sizlik)leri”yle müsemma bugününde, radikal sosyalistliğin “boş hayaller” diyesunulduğu; bireyciliğin pompalandığı; yabancılaştırılan toplumun çürütüldüğü tabloda devrimcilik yeniden71 ruhunu canlandırıp, işçi sınıfına mal etmekle mümkündür.Toparlarsak: Karl Marx’ın, “Metalar dünyası büyüdükçe insanlar dünyası küçülür,” tanımındakisürdürülemez kapitalist vahşet tablosunda, “Onların mülksüzleştirilmesinin öyküsü, insanlık tarihine kandanve ateşten harflerle yazılmıştır.”Çünkü “İnsanı insan yapan dış dünyayı değiştirmesi değil, dış dünyayı değiştirirken kendini dedeğiştirmesidir.” “İnsanların varlığını belirleyen onların bilinçleri değildir; tersine insanların bilinçlerinibelirleyen onların varlıklarıdır.” “İnsanlık tarihi, sınıf çelişkisinden ibarettir,” hâlâ Marksizm’in bizleröğrettiği üzere…Bu neden(ler)le Antonio Gramsci’nin, “Eğer bir düşman size zarar verirse ve siz ağlarsanız, o zamanaptalsınız çünkü düşmanlığın amacı zaten size zarar vermektir,” uyarısını kulağımıza küpe ederek; SenecaPeter’in, “İnsan arzuladığı her şeyde ölümsüz, korktuğu her şeyde fanidir,” uyarısı eşliğinde şimdi(ler) tarihideğiştirme zamanıdır.7

Tüm tarihsel deneyimin -kesinlikle- doğruladığı gerçek: İnsan(lık)ın daima imkânsıza erişmek isteğiolmasaydı; mümkün olana da ulaşamayacağıydı. Ancak bunun gerçekleştirilebilmesi için de insan(lık)önder(lik)e gereksinim duyar.Bu yolda tarihin de defalarca gösterdiği, insan(lık)ın mücadeleci, başkaldıran kararlılığına, kolektifiradesine bağlanmanın bilinen tüm silahlardan daha güçlü olduğudur.Tam da bunun için tarih(imiz)le işçi sınıfı çizgisine bağlanıp; “İktidarı geriletme adına egemendüzenin başka bir bloğunu desteklemekten uzaklaşmamız gerekiyor. Devrimciliğin, mazereti olmaz…”[30]O hâlde devrimciliği post-modern, radikal demokrat, neo-liberal, “sivil toplumu”cu, ulusalcımazeretlerden kurtaran geçmiş(miz)in, süreklilik içindeki kopuşla müsemma tarih bilgisine sarılmazamanıdır şimdi; geleceğin yolunu açıp, kazanmak için…Tıpkı Gramsci, Tosca, Togliatti ve Terracini’ninçıkardığı ‘L’OrdineNuovo’nun 1919’dakisloganıüzere: “Kendinizi eğitin, çünkü aklınıza ihtiyacımız olacak… Harekete geçin, çünkü coşkunuzaihtiyacımızolacak… Örgütlenin, çünkü tüm gücümüz eihtiyacımız olacak…”[31]

18 Ocak 2020 19:43:56, İstanbul.N O T L A R[1]

Sosyalist Meclisler Derneği’nin 19 Ocak 2020 tarihli etkinliğinde yapılan konuşma…

Kaldıraç, No:223, Şubat 2020…[2] José Martí.[3] Enzo Traverso, Geçmişi Kullanma Kılavuzu-Tarih, Bellek, Politika, Çev; Işık Ergüden, Versus Kitap Yay., 2009.[4] Hicri İzgören, “Unutmamak Direnmektir”, Yeni Yaşam, 12 Eylül 2019, s.11.[5] Hicri İzgören, “… ‘Değer’e Dair”, Yeni Yaşam, 5 Aralık 2019, s.11.[6] “Berlin Silah İhracatında Rekora Koşuyor”, Birgün, 14 Kasım 2019, s.4.[7] “Oxfam’ın 2019 Yılı Raporu”… 22 Ocak 2019… https://tr.sputniknews.com/ekonomi/201901221037217809-oxfam-rapor-zengin-fakir-ucurumu-buyudu/[8] Ergin Yıldızoğlu, “Küreselleşmecilik-Ulusalcılık”, Cumhuriyet, 8 Ekim 2018, s.11.[9] Muhteşem Kaynak, “Sağcı Yeni-Popülizm Kime Fayda Sağlar?”, Cumhuriyet, 19 Ekim 2019, s.2.[10] Ergin Yıldızoğlu, “Önce Ekonomi, Arkasından Siyaset”, Cumhuriyet, 29 Kasım 2018, s.11.[11] Ergin Yıldızoğlu, “Küreselleşme, Fantezi ve Kötü”, Cumhuriyet, 12 Ağustos 2019, s.11.[12] Ahmet İnsel, “Otoriter Kapitalizmin Geleceği”, Cumhuriyet, 3 Temmuz 2018, s.9.[13] İnsan Hakları Ligası Kuratoryum Üyesi Avukat-Yazar Dr. Gössner Almanya’da sertleşen polis yasalarına ilişkin,“Temel haklar rafa kaldırılıyor,” diyor. (Yücel Özdemir, “Dr. Gössner: Suç İşlemeyenler de Cezalandırılıyor”, Evrensel, 27 Kasım2018, s.10.)[14] Ahmet İnsel, “Post-Komünist Otoriter Kapitalizm”, Cumhuriyet, 7 Temmuz 2018, s.9.[15] Ahmet İnsel, “Liberalizmden Doğan Otoriter Kapitalizm”, Cumhuriyet, 14 Temmuz 2018, s.9.[16] Özgür Orhangazi, Türkiye Ekonomisinin Yapısı-Sorunlar, Kırılganlıklar ve Kriz Dinamikleri, İmge Yay., 2020.[17] “Bir Günde 5 İntihar!”, 17 Ocak 2020… https://www.parlamentohaber.com/bir-gunde-5-intihar/[18] Ahmet İnsel, “Yeni-Patrimonyalizm Üzerine”, Cumhuriyet, 4 Ağustos 2018, s.8.[19] Ergin Yıldızoğlu, “Zaman ve siyaset”, Cumhuriyet, 21 Kasım 2019, s.11.[20]Tahir Abacı, “Tarihin ‘Sol’ Yanı”, Cumhuriyet Kitap, No:1551, 7 Kasım 2019, s.12.[21] Şaban İba, “Ermeni Sosyalistleri ve Soykırım”, Gündem, 25 Nisan 2015, s.6.[22] Nazım Alpman, “15-16 Haziranlarımız”, Birgün, 15 Haziran 2015, s.7.[23] Güray Öz, “Vedat’ı Anarken”, Cumhuriyet, 31 Temmuz 2013, s.7.[24] Seyhan Avşar, “50 Yıllık Büyük Acı: Taylan Özgür Anılıyor”, Cumhuriyet, 23 Eylül 2019, s.9.[25] Zeynep Oral, “1968: Yarım Asırlık Genç”, Cumhuriyet, 30 Ağustos 2018, s.17.[26] “Denizler devrimcidirler. Laftan ibaret değildir. Denizler, artık tekelleşmiş olan kapitalist sömürü düzeninideğiştirmek için mücadeleye atılmışlardır. Sömürünün ortadan kalkmasını, insanın insan tarafından sömürülüp ezilmesinin sonbulmasını istedikleri için tekelci kapitalistler ve bürokratik aygıtları tarafından eşkıya ilan edilmişlerdir. Halk tarafındanefsaneleştirilip yüceltilmelerinin, yüz binlerce çocuğa Deniz, Sinan, İnan… adları takılmasının nedeni de aynıdır. Sömürücüzalimler katledilmeleri vaciptir derken halkın onları bağrına basmasında anlaşılmayacak hiçbir şey yoktur!Denizler bu nedenle karşı çıktıkları emperyalizmi hedef almışlardır. Çünkü emperyalizm, sadece NATO ve 6. Filo ya daikili anlaşmalarıyla Amerikan üslerinden ibaret değildir. Ama bu siyasal ve askeri saldırganlık aygıtları kadar bütün bunlartarafından korunup devamı garanti altına alınmaya çalışılan kapitalist tekellerin egemenliğidir. Bankaları ve sınai tekelleriyleekonomik, mali, ticari ağlarını Türkiye dahil tüm dünyaya yayan uluslararası kapitalizm -emperyalizm budur. Türkiye ve dünyaişçi sınıfı ve emekçilerini sömürü çarkları arasında canından bezdiren, emek-gücüne karşılıksız el koyduğu kadar yer altı ve yerüstü kaynaklarını yağmalayan emperyalizm… Yürüttüğü sömürü ve talanda kendisine yerli işbirlikçiler de bulduğu kuşkusuz olanemperyalizm.” (Mustafa Yalçıner, “Denizler Devrim Demektir”, Evrensel, 7 Mayıs 2019, s.8.)[27] İbrahim Kaypakkaya, Seçme Yazılar, Umut Yay., 2012, s.241-242.[28] İbrahim Kaypakkaya, Seçme Yazılar, Umut Yay., 2012, s.253.[29] Doğan Baran, “46 Yıldır Ölmeyen Bir Önder: İbrahim Kaypakkaya”, 20 Mayıs 2019… http://odakdergisi.com/46-yildir-olmeyen-bir-onder-ibrahim-kaypakkaya/8

[30] Aykan Sever, “Mahmut Memduh Uyan: Birlik Yerine, Solun Çürümüşlüğünü Nasıl Aşacağımızı Tartışmalıyız”, 20Aralık 2019… https://www.artigercek.com/haberler/birlik-yerine-solun-curumuslugunu-nasil-asacagimizi-tartismaliyiz-1[31]Franco Lombardi,Antonio Gramsci’nin Marksist Pedagojsi,çev:Sibel Özbudun-Başak Ekmen,Ütopya Yay., 2000.9